Abidenin altındaki iki çocuk...

Kız yedi yaşlarında, oğlan ise beş. Abidenin altında, mermer kaidenin iki yanında elleri bacaklarına bitişik, çeneleri yukarıda, iki çocuk asker gibi dimdik duruyorlar. Türkiye 70’li yıllardan geçiyor. Bu iki çocuk bırakın akıllı telefonu, tableti, interneti falan; henüz televizyonu dahi yeni yeni görüyorlar. O zamanların ‘’orta sınıf aile’’lerinin çocuk yetiştirme prensipleri gereği öyle şımarmalar, tutturmalar, ‘’onu isterim, bunu isterim’’ diye sızlanmalar falan hiç olamaz, ebeveynler ne derse o, neyi uygun ve yeterli görürse o kadar, fazlası yok. Baba belki hep asker olmanın hayâlini kurmuş ama olmamış, bu gerçekleşmemiş hayâlin imzasını yetiştirdiği çocukların kaderine sert bir disiplin, koşulsuz bir itaat ve tartışmasız bir saygı sistemi ile nakşetmiş. O yüzden, baba ‘’hazrol!’’ dediğinde çocuklar derhal ellerini bacaklarına bitiştirip çenelerini kaldırıyor, gözlerini bir noktaya hedefliyor ve ‘’ihtiram vaziyeti’’ alıyor. Bu vaziyet bulunulan yer itibarı ile bu defa çok yerinde, bulutlu gökyüzüne kırmızı-beyaz bir başkaldırı gibi dalgalanan bayrağın sesi kulaklarında, biraz aşağıda o çok eski, lacivert deniz köpük köpük akıyor. İki küçük çocuk hazırol vaziyetinde, ince bacakları saygıdan titreyerek hayatlarının komutanı olarak bildikleri babalarının fotoğraf makinesine değil, onun ötesindeki ufka bakıyor…

Kız çocuğu benim, şimdi 56 yaşındayım. Erkek çocuğu ise kardeşim, şimdi 54 yaşında. Bütün o katı askeri disiplin bir tarafa, rahmetli babamızın bizi daha o yaşlardayken Çanakkale’ye getirip, savaşın geçtiği coğrafyayı karış karış gezdirerek, siperlere indirerek, tabyaları göstererek, ne kadar şehitlik ve müze varsa hepsini tek tek dolaştırarak bu unutulmaz geziyi o muazzam abidenin altında bir saygı duruşu ile sonlandırmış ve o anı fotoğraflayarak zamana nakşetmiş olmasına şimdiki yaşım ve bilincimle şükran duymamam imkânsız. Bugünmüş gibi hatırlıyorum, boğazın laciverdini, bayrağın hışırtısını, abideye giden yolun iki tarafına dikilmiş ve rengârenk açmış gülleri, çocuk boyumuzun üzerinde yükselen abidenin tam altında durmanın verdiği hissi, babamın hep evde, kendisinin kestiği kulak hizasındaki saçlarımın, alnıma inen dümdüz kâhkülümün o meşhur rüzgârda uçuşmasını, üzerimdeki Sümerbank basması elbiseyi, beyaz çoraplarımı, kız çocuğu pabuçlarımı… Zannederim şimdi Ayvalık’ta emeklilik hayatını sürdüren kardeşim de aynı şekilde hatırlıyordur o anları. Bize tek tek anlatıldı bütün hikâyeler, üzerinde kurşunlar halen duran kafatasları, kavuşulamayan yavuklulara, ‘’savaş bitti, zafer bizim, döndüm anam, ver elini öpeyim’’ denememiş annelere yazılmış kayıp mektuplar, eğri-büğrü çatallar, kaşıklar, madeni tabaklar, yırtık-pırtık üniformaların bir köşesinde kalakalmış muskalar, nazarlıklar, delik mataralar ve Anafartalar…

Çocuk aklımızın henüz eremediği ‘’savaş’’, ‘’emperyalizm’’, gemilere doldurulup hiç tanımadıkları, bilmedikleri coğrafyalara savaşmak için gönderilen askerlerin şaşkınlığı, rengârenk açmış çiçeklerin arasında, yanyana dizili beyaz mermerler üzerindeki sayılardan ibaret kalmış hayatlar ve bastığımız yerlerin sadece ‘’toprak’’ olmadığı, altında yatan binlerce kefensizin ruhlarının ihtimâl halen buralarda sessizce dolaştığı, köstekli saate çarpan kurşunun sesi ve her neferin varlığını adadığı o bağımsızlık mücadelesi. Unutulabilir mi?

Unutmadık. Unutmadım. Halen ne zaman yolum Çanakkale’ye düşse, gözlerim önce o muazzam abideyi arar bulur, ellerim gayrı ihtiyari bacaklarımın yanına gider, o eşsiz laciverdi, o kırmızı-beyazın dalgalanışını, boğazın ucunda yükselen ve beni yedi yaşıma uçurup götüren o manzarayı hep orada görmek bunca acı ve derin hatıranın boşuna birikmediğini tekrar tekrar söyler bana. Ruhları selâmlarım, o adanmışlığın karşısında hazırola geçerim, ne vakit o manzarayı görsem halen yedi yaşımdaki aynı saf heyecanla, aynı hürmetle titrerim. Ve tabii artık bilirim, savaş sadece cesaret işi değil, bir zekâ ve strateji meselesidir. Tek gayesi ‘’ele geçirip hükmetmek’’ olan plânları bütün imkânsızlıklara rağmen suya düşürecek olan da aslında zekâdır, dehadır. Büyük vazgeçişler gerektirir, çok büyük… Şimdiki tabirle ‘’adamın aklını alır!’’ Verdiği kararın arkasında durmanın, bedelini de ödeyerek ezberleri bozmanın, bozabilmenin arkasında sadece deli bir cesaret değil, görkemli bir zekâ da parıldamalıdır. Ben o parıltıyı, o ışığı çok küçükken görebilmiş ve bugün üzerinde özgürce yaşadığı toprakların hikâyesi anlatılmış o şanslı çocuklardanım. Bunu bana armağan eden her kim ve ne varsa, şimdiki aklım ve şuurumla hatırası önünde hürmetle hazırola geçer, çenemi kaldırır, başım dik, gözlerim ufukta öylece dururum. Güller gene mis gibi kokar, ayaklarımın altındaki toprak adetâ nefes alıp verir, boğaz rüzgârı gene saçlarımı karıştırır, gene bulutlar geçer abidenin üzerinden, o çok eski deniz gene lacivert-beyaz köpüklenir, hiç durmaz, akar, akar. O denizin derinliklerinde yatan büyük savaşın kalıntıları arasında türlü balık dolaşır, ölümün üzerinde hayat hep sürer. Bulutlar geçer gökyüzünden, suyun altından balıklar geçer, yağmurlar yağıp geçer, fırtınalar esip geçer, onlar geçebilir elbet. Yoksa ‘’geçilmezdir’’, bilirim. Geçilmez! 

YORUM EKLE